Arka Kapı

"Evimin kapısını çaldım. Z açmakta gecikti. Mutfaktadır, banyodadır, alışveriştedir, komşudadır… Anahtarımı çıkarıp açtım kapıyı. Hâlâ anahtar taşıyorsan bu nasıl evlilik der, Dursun ağabey."
Kitabı bırakıyorum. Altı çizili bir anı hatırıma geliyor. Geçenlerde gördüğümüz şu çift anahtarlıklar. “Aa çok güzel, ne iyi düşünülmüş” diye çeyizlikler arasına tıkıştırılan. Gördüğüm an beni ürküten ama açıklamasını yapamayacağım bir durum. Çünkü çoktan hayallere dalmışlardı. Bozmadım. 
Güray Süngü’nün Düş Kesiği romanında geçiyor. Dursun ağabey karakteri eminim 20 yıllık evliliğinde evini hiç ıssız bulmamıştır. Kendine ait bir anahtar mı? Hiç sanmıyorum. Zili çalınca telaşlı, heyecanlı, belki kırgın belki güleç bir yüzle karşılaşmıştır hep. Bazen gecikmiştir kapının açılması. Ocakta yemek vardır, namazdadır, çocuk sallıyordur, kucağında kanaviçesi uykudadır. Ama kapı açılacaktır. Mahmur gözleriyle, geniş tebessümüyle bir çehre onun selamını alacaktır. 
Arkadaşıma okuyorum cümleyi. “Kesinlikle,” diyor. “Anahtar taşımakta neymiş, babam işten döndüğünde kapıyı hep annem açar.” Eski evlere bakıyorum, eski evliliklere. Komşu hanımlar bahçede ikindi serinliğinde oturup çay içerlerde vaktin nasıl geçtiğini bilemezler. Sonra güneşin asma yaprakları arasında kaybolduğunu fark eden mahallenin nuru teyze bir telaşla toparlanır. “Aman hanımlar bey gelirde kapıda kalır,” deyip ardında gülüşler bırakır da evine gider ağır aksak. 
Hikâye de olur, güzel. Ama çocukluğumun en gerçek, en naif köşesinden seçmeler bunlar. 
Ta ki “Anahtarını almayı unutma, mesaiye kalacağım” cümlesini duyduğum güne kadar. Aslında her şey çoktan değişmişti. Evler değişmişti, kapılar değişmişti, işler, roller değişmişti. Otel odalarına dönmüştü, abartmıyorum. Herkesin elinde bir anahtar… Kim, ne vakit, nereden gelecek? Salonda kurulan geniş sofralar yerini ufak mutfak masalarına bırakmış. Yemekler ayrı vakitlerde yenmiş, bulaşıklar birikmiş, her odanın ışığı açık… aynı evin içinde yaşayan farklı hayatları yazıyormuşuz. Ne yani bütün bunlar bir anahtar yüzünden mi? Evet, hepsi şu ikinci anahtarın başının altından çıkıyor. Anahtarı var nasılsa biraz daha oyalanabilirim, dendi. Evlere akşam ezanından sonra girildi. Adam yorgun açtı kapıyı. Anahtar askılığa, kendisi bir koltuğa… Işıkları yakmadı, acıkmıştı üşendi mutfağa gitmeye. Selamsız, boş, neşesiz, ruhsuz dört duvar arasında… Bekârken de böyle değil miydi? Niye evlenmişti? Sesine bir ses olsun için değil mi? 
Hem “Boş eve girerken yine de selam verin, melekler alır” terbiyesiyle büyütülen çocuklardık. Boş ev bulamazdık, durun daha meleklerle selamlaşacaktık. 
Şimdi ise boş ev çok, melekler yok.


 http://ikindibahcesi.blogspot.com.tr/

Arka Kapı

"Evimin kapısını çaldım. Z açmakta gecikti. Mutfaktadır, banyodadır, alışveriştedir, komşudadır… Anahtarımı çıkarıp açtım kapıyı. Hâlâ anahtar taşıyorsan bu nasıl evlilik der, Dursun ağabey."

Kitabı bırakıyorum. Altı çizili bir anı hatırıma geliyor. Geçenlerde gördüğümüz şu çift anahtarlıklar. “Aa çok güzel, ne iyi düşünülmüş” diye çeyizlikler arasına tıkıştırılan. Gördüğüm an beni ürküten ama açıklamasını yapamayacağım bir durum. Çünkü çoktan hayallere dalmışlardı. Bozmadım.

Güray Süngü’nün Düş Kesiği romanında geçiyor. Dursun ağabey karakteri eminim 20 yıllık evliliğinde evini hiç ıssız bulmamıştır. Kendine ait bir anahtar mı? Hiç sanmıyorum. Zili çalınca telaşlı, heyecanlı, belki kırgın belki güleç bir yüzle karşılaşmıştır hep. Bazen gecikmiştir kapının açılması. Ocakta yemek vardır, namazdadır, çocuk sallıyordur, kucağında kanaviçesi uykudadır. Ama kapı açılacaktır. Mahmur gözleriyle, geniş tebessümüyle bir çehre onun selamını alacaktır.

Arkadaşıma okuyorum cümleyi. “Kesinlikle,” diyor. “Anahtar taşımakta neymiş, babam işten döndüğünde kapıyı hep annem açar.” Eski evlere bakıyorum, eski evliliklere. Komşu hanımlar bahçede ikindi serinliğinde oturup çay içerlerde vaktin nasıl geçtiğini bilemezler. Sonra güneşin asma yaprakları arasında kaybolduğunu fark eden mahallenin nuru teyze bir telaşla toparlanır. “Aman hanımlar bey gelirde kapıda kalır,” deyip ardında gülüşler bırakır da evine gider ağır aksak.

Hikâye de olur, güzel. Ama çocukluğumun en gerçek, en naif köşesinden seçmeler bunlar.

Ta ki “Anahtarını almayı unutma, mesaiye kalacağım” cümlesini duyduğum güne kadar. Aslında her şey çoktan değişmişti. Evler değişmişti, kapılar değişmişti, işler, roller değişmişti. Otel odalarına dönmüştü, abartmıyorum. Herkesin elinde bir anahtar… Kim, ne vakit, nereden gelecek? Salonda kurulan geniş sofralar yerini ufak mutfak masalarına bırakmış. Yemekler ayrı vakitlerde yenmiş, bulaşıklar birikmiş, her odanın ışığı açık… aynı evin içinde yaşayan farklı hayatları yazıyormuşuz. Ne yani bütün bunlar bir anahtar yüzünden mi? Evet, hepsi şu ikinci anahtarın başının altından çıkıyor. Anahtarı var nasılsa biraz daha oyalanabilirim, dendi. Evlere akşam ezanından sonra girildi. Adam yorgun açtı kapıyı. Anahtar askılığa, kendisi bir koltuğa… Işıkları yakmadı, acıkmıştı üşendi mutfağa gitmeye. Selamsız, boş, neşesiz, ruhsuz dört duvar arasında… Bekârken de böyle değil miydi? Niye evlenmişti? Sesine bir ses olsun için değil mi?

Hem “Boş eve girerken yine de selam verin, melekler alır” terbiyesiyle büyütülen çocuklardık. Boş ev bulamazdık, durun daha meleklerle selamlaşacaktık.

Şimdi ise boş ev çok, melekler yok.

 http://ikindibahcesi.blogspot.com.tr/